1996 yılında, Gümrük Birliği'ni henüz yeni yeni içimize sindirmeye
çalıştığımız günlerde bir gazete için yazdığım yazımda, Türkiye'nin
lojistik üs olabilme adına her tür coğrafi şarta sahip olduğunu, buna
rağmen, mevzuatlarımızın pek çok yönden eksiklikler içerdiğini ve
mevzuatımızda yapılacak iyileştirmelerle, ileride hızla büyüyecek
olan lojistik pazarında önemli bir paya sahip olabileceğimizi belirtmiştim.
O günden bugüne geçen yedi yıl gibi önemli bir süreçte, neleri
aşıp neleri aşamadığımıza bir göz attığımda, resmin bir bölümünün
hallolduğunu,bir bölümünün hallolma yoluna girdiğini; ama önemli
bir bölümünde hiçbir adım atılamadığını gözlemliyorum.
Ülkemizin içinde bulunduğu durumu ve AB kapısını zorlayan bir dönemde
olduğumuzu da gözönünde bulundurarak değerlendirecek olursak; öncelikle
Türkiye'nin coğrafi durumunu incelemenin doğru olacağı kanaatindeyim.
Bir yanımızın Avrupa, diğer yanımızın ise Ortadoğu ülkelerinden
oluştuğu düşünülürse; ülkemizin son derece stratejik bir noktada
ve lojistiğin de merkezi olabilecek bir konumda olduğu hemen göze
çarpmaktadır. Bunu ne denli avantaj olarak kullanabildiğimiz veya
kullanabileceğimiz elbette bir tartışma konusu olabilir; ancak Gümrük
Birliği ile başlatılan AB'ye uyum sürecinde mevzuatımızı daha fazla
inceleyip; mümkün olabildiği ölçüde yabancı sermayedar için bürokrasinin
işi ağırlaştırmadığı ve zorlaştırmadığı bir ülke profili çizmenin
doğru olacağı kanısındayım.
Ülkemizin stratejik bir coğrafyada bulunduğu ve Irak savaşının
sona ermesiyle beraber, Ortadoğu'daki önemimizin bir kat daha arttığı
kanısındayım. Araştırmalar, 10 yıl sonranın rakamları olarak, Uzakdoğu'nun
Avrupa üzerinden 1 trilyon dolar ithalat yapmasının mümkün olabileceğini
gösteriyor ve pek çok uzman da bu doğru üzerinde fikir birliğine
varıyorlar. Buradan ülkemizin elde edeceği lojistik desteğin yüzde
3'ünün bile 30 milyar dolara ulaştığı ve neredeyse yıllık ihracat
rakamımıza tekabül ettiği göz önünde bulundurulursa lojistiğin ne
denli Önem arzettiği konusunda başka söze gerek kalmayacağını düşünüyorum.
Peki ülkemiz bu pazardan ve diğer taraftan gelişmesini sürdüren
AB'deki lojistik pazarından yeterli payı alabilecek altyapıya sahip
midir? Bence bu soru iki ayrı platformda ele alınmalıdır. Birincisi;
firmalarımızın bilgi, teknik ve yetişmiş insan kaynakları altyapısıdır
ki; bilgi teknolojilerinin desteği ve eğitim ile bu arenada rekabet
eden ve edecek olan şirketlerin pazarda nerede olmak istediklerinin
bilincinde olmaları ile işin bu kısmı aşılmış olabilecektir. İkinci
önemli konu ise; mevzuatımızın, devler arenasında önemli bir paya
sahip olabilmemiz ve Türkiye'nin bu pastadan ciddi bir pay alabilmesi
için "uygun" ve "yeterli" olup olmadığıdır.Uygun
kelimesini özellikle altını çizerek kullanmakta yarar görüyorum;
çünkü, neye ve kime göre uygun olduğunun çok ciddi bir şekilde irdelenmesi
ve iyileştirmelerin yapılması kaçınılmazdır. Bu iyileştirmelerin
ana fikrini, yabancı sermayeyi teşvik edecek ve ülkemizde faaliyet
gösteren dış ticaret yapan firmaların işleyişlerini kolaylaştıracak
iyileştirmeler olarak tanımlamak mümkün.Yabancı sermayenin ülkemize
gelmesi, gerek know-how, gerek sermaye, gerekse işsizliği azaltma
adına ülkemize yarar sağlayacaktır. Dış ticaret işlemlerinin kolaylaştırılması,
işlemlerin basit ve hızlı bir şekilde sonuçlandırılmasının, sadece
yabancı sermayeli şirketlerin değil,Türkiye'de faaliyet gösteren
hem ithalat-ihracatçı firmaların, hem de lojistik sektöründeki firmaların
ortak sorunu olduğuna dikkat çekmek gerekir. Yapılması gereken şey
bellidir; AB'yi hedef alan bir ülke olarak; elbette ki kendi değerlerimizi
de koruyacak tedbirleri göz önünde bulundurmak kaydıyla, gelişmiş
ülkelerin modellerini aynen uygulamak, sorunu büyük ölçüde çözüme
ulaştıracaktır.Ve kanımca işe önce gümrüklerimizdeki sorunların
çözümü ve iyileştirmeleriyle başlamak doğru adım olacaktır.
Son 1-2 yıl içerisinde birçok pozitif değişikliklerin yapıldığını
da göz önünde bulundurmakta yarar görüyorum. Örneklemek gerekirse,
bu yıl içinde başlayan uygulamada; eşya yurtdışından antrepo işleticisi
adına gelerek; daha sonra Türkiye içinde yapılan satışa istinaden;
nihai alıcı adına fatura kesilmek suretiyle alıcıya teslim edilebilmektedir.
Bu uygulamaya bakıldığında, son derece önemli ve yabancı sermayedarı
Türkiye'de ürününü satmaya veya ülkemizi lojistik üs olarak kullanarak
transit ticaret de yapabilmesini teşvik edecek bir uygulama olduğunu
ve antrepoların önemini de bir kat daha artırdığını görüyoruz. Gümrüklerle
firmalar arasında otomasyon bağlantılarının sağlanmış olması ve
bunun yanı sıra kısa bir süre içinde İhracatçı Birlikleri'nin de
otomasyon ağının içerisinde yer alacak olması da yadsınamaz gelişmelerdir.
Elbetteki bu değişikliklerin Türkiye'nin lojistik üs olmasını destekleyici
önemli birer misyonu taşıdıklarını da görmezlikten gelemeyiz. Ancak
bu gelişmelerin yanı sıra pek çok sorun da, ilgili müsteşarlıklar
tarafından çözüm beklemektedir.
Tüm uzman ve bürokratların dikkatlerini bu noktaya çekerek,
Türkiye'nin lojistik üs olabilmesi yönünde bürokrasileri azaltacak,
yabancı sermayeyi teşvik edecek önemli adımlar atmaya davet ediyor;
el ele daha güzel bir Türkiye için kolları sıvayalım diyorum.
Dr. Hakan Çınar
(Ekol Lojistik Dış Tic. Sr. Bşk. Yrd.)
|